Şu kullanıcı olarak giriş yapıldı:
filler@godaddy.com
Şu kullanıcı olarak giriş yapıldı:
filler@godaddy.com
- Panik Bozukluk
- Yetişkin Danışmanlık
- Genel kaygı bozukluğu
- Obsesif kompulsif bozukluk
- Sosyal fobi
- Fobiler
- Depresyon
- Bipolar Bozukluk
- Post Travmatik stres bozukluğu
- Uyku bozuklukları
- Yeme bozuklukları (anoreksiya-bulimia)
- Somataform bozukluklar
- Yetişkinlikte dikkat eksikliği ve hiperaktivite
- Öfke kontrolsüzlüğü
- Aile içi iletişim sorunları
- Stresle baş etme yöntemleri
- Yas dönemi
- Aldatılma-aldatma
- Boşanma süreci
- Evlilik öncesi danışmanlık
- Doğum sonrası depresyon
- Beklenmeyen gebeliğin psikolojik etkileri
- Romantik ilişkide yaşanılan problemler
- Tükenmişlik sendromu
- Kişilik bozuklukları
- Sigara bağımlılığı
- Alkol bağımlılığı
- Uyuşturucu bağımlılığı
NOT: Kurumumuzda yetişkin değerlendirmesi yapıldıktan sonra uzman klinik psikoloğumuz gerekli gördüğü taktirde sürece yetişkin psikiyatrisini dahil etme önerisinde bulunabilir. Klinik psikologların tanı koymak ya da ilaç verme yetkileri yoktur.
Mutsuz veya stresli hissettiğiniz anda kendinizi buzdolabının önünde mi buluyorsunuz? Canınız sıkkın olduğu zamanlarda aklınıza ilk olarak bir şeyler yemek mi geliyor? Baş edemeyeceğinizi düşündüğünüz sorunlarla yüzleşmek zorunda kaldığınızda doyduğunuzu fark ettiğiniz halde tıkınırcasına yemeye devam mı ediyorsunuz? Ya da çok sevindiğiniz bir haber aldığınızda kutlamak için aklınıza ilk olarak birşeyler yiyip içmek mi geliyor? Sonrasında ise büyük bir suçluluk duygusu mu kaplıyor bedeninizi? Tüm bu soruların cevabı evet ise öncelikle yalnız olmadığınızı bilin ve yeme bozukluğu olmaksızın bile her insanın tecrübelediği bir deneyim olduğunun farkına varın. Peki ne zaman tehlikeli bir hale gelir?
· Çok sık şekilde sağlıklı gıdalar yerine kalorisi yüksek ve hazır tüketime uygun gıdalar tercih edildiğinde.
· Çok hızlı kilo artışına sebep olduğunda.
· Hayat döngüsünde yaşanan her olumsuz duyguda tıkınırcasına yemek yemeye başlandığında.
· Yeni yemek yemiş olmanıza rağmen kendinizi durduramayıp tekrar yemeye devam ettiğinizde.
· Tıkınırcasına yedikten sonra psikolojik olarak rahatlama hissi hissettiğinizde.
· Gün içerisinde çok sık şekilde aniden gelen yeme isteği geldiğinde ve bu istek fiziksel ihtiyaca bağlı olmadığında.
Peki duygusal yiyiciliğin sebebi nedir? Aslına bakarsanız duygusal yiyiciliğin başlıca sebebi kötü duyguları anlık olarak kafamızdan uzaklaştırma arzusu ve güzel olaylar sonucunda da kendimizi ödüllendirme isteğimizden kaynaklanıyor. Uzun vadede düşündüğümüzde ise anlık hissedilen olumlu duygulanma bize pahalıya patlayabiliyor. Peki ne yapılabilir bu durumu önlemek için?
· Yemek yemeye iten duyguları keşfetmek için bir uzmandan destek alabilirsiniz.
· Sizi zorlayan duygularla baş etmek için alternatif çözümler üretebilirsiniz.
· Fiziksel olarak tok olduğunuz halde yeme isteği geldiğinde bitkisel çaylarla veya kalorisi düşük sağlıklı gıdalarla geçiştirebilirsiniz.
· Beslenme düzeninizi gözden geçirebilirsiniz.
· Hayatınıza sizi iyi hissettirecek aktiviteler ekleyebilirsiniz.
· Sosyal olarak daha aktif olabilirsiniz.
Tabiki bu saydıklarımızın anlamlı hale gelebilmesi için ilk adım farkındalığın oluşmasıdır. Farkındalık oluşturma yolcuğunu daha rahat geçirmek için destek alabilirsiniz.
Sevgiyle kalın..
Uzman Klinik Psikolog Cansu KURULTAY
Panik Bozukluk(PB), aniden ve kendiliğinden ortaya çıkan bedensel ve bilişsel belirtilerden oluşan panik ataklarla karakterize bir hastalıktır(Angst 1998, APA 2000). Panik ataklar oldukça kısa süreli, ancak yoğun olur. Genellikle 10 dakika içinde doruğa çıkar; sonrasında ataklar genellikle 20 ile 30 dakika sürer ve 1 saatten fazla sürdüğü ender görülür(Butcher, Mineka, Hooley 2013).Bu ataklar bireylerin günlük hayatını olumsuz etkiler ve kişinin işlevselliğini bozar. Panik ataklar tipik olarak yenileyici bir özellik gösterir ve beklenmedik bir anda ortaya çıkar. Bu yüzden hastalarda genellikle başka nöbetlerinde olacağı kaygısı mevcuttur. Bu durum beklenti anksiyetesi olarak adlandırılır. Panik nöbetlerin kontrolü kaybetme, kalp krizi geçirme, çıldırma gibi durumlarla sonuçlanabileceği beklentisi ve bununla ilgili olarak yaşanan yoğun sıkıntı, bu bozukluğun bir diğer özelliğini oluşturur (Tükel 1997). Temel başvuru yakınması ise o kişi için en korkutucu olan nefes darlığı, çarpıntı, göğüs ağrısı, baş dönmesi gibi bedensel belirtilerdir (Kaplan 1995). Bunlara ek olarak bazı vakalarda ürperme ve ateş basması, titreme, gerçek dışılama ya da kişiliksizleşme gibi belirtiler de görülebilir(Butcher, Minekave Hooley 2013). Panik atakların kendileri ‘hiç yoktan’ ortaya çıkıyor gibi görünseler de ilk atak sıklıkla rahatsızlık duygularından ya da sevilen birinin yitirilmesi, önemli bir ilişkinin yitirilmesi, işini kaybetme ya da bir suçun kurbanı olma gibi yaşanan yüksek düzeydeki stresli olaylardan sonra gerçekleşir (Falsetti ve diğerleri. 1995). Fakat yine de panik atak sergileyen hastaların hepsinde stresli bir durum sonucu ataklar ortaya çıkmıştır denilemez. Panik bozukluk için çeşitli ölçme değerlendirme araçları vardır. Bunlardan en sık kullanılan panik agorofobi ölçeği, panik bozukluğu şiddet ölçeği ve yaşam boyu panik-agorafobik spektrum ölçeği öz bildirim formudur(Öztürk, Uluşahin 2015).
Yapılan araştırmada panik bozukluğu olan kişilerin %91’ inde diğer psikiyatrik bozukluklar da saptanmıştır. Bu psikiyatrik bozukluklar daha çok depresyon, somatizasyon bozukluğu ve diğer anksiyete bozukluklarıdır (Merikangas, Angst, Eaton, 1996). Panik bozukluk daha sıklıkla genç erişkinlik döneminde başlar. Başlangıç yaşı her ne kadar 20’li yaşlar olsa bile hayatın her döneminde ortaya çıkma riski vardır. Bu hastalığın kadınlarda görülme riski erkeklere oranla iki kat daha fazladır(Amerikan Psikiyatri Birliği, 1994). Düşük sosyo-ekonomik düzey, fobik kaçınmanın şiddeti de panik bozukluk oluşumunda etkendir. Bunlara ek olarak panik bozukluk hastalığının genetik bir yönü de vardır. Aile ve ikiz çalışmalarına göre panik bozuklukta ortalama kalıtımsallık söz konusudur(Mackinnon, Foley 1996). Geniş bir ikiz çalışmasında Knedlerve Ark. (2001), panik bozukluğa yatkınlıkta görülen farklılıkların %33 ila %43’ü genetik etkenlerden kaynaklandığını bulmuşlardır.
Panik bozukluğu; anksiyete bozuklukları arasında en sık görülen, kronik ve yineleyici seyreden, ailevi, sosyal ve işlevsel yeti yitimine sebep olan bir bozukluktur. Kısa form 36 yaşam kalitesi ölçeği kullanılarak yapılan bir araştırmada panik bozukluğu olan hastalar ile depresyonu ya da kronik hastalığı olan hastalar karşılaştırılmış ve panik bozukluğunun yüksek psikolojik stres ve fiziksel rol fonksiyonunda kısıtlamalara yol açtığı ancak fiziksel fonksiyonların göreceli olarak korunmuş olduğu belirlenmiştir (Altıntaş, Uğuz, Levent 2015).
Panik Bozukluk tedavisinde genellikle ilaç tedavisi ve/veya bilişsel davranışçı terapi (BDT) kullanılmaktadır (Barlow 1988). Aslında panik bozukluk için ilaç tedavisinin etkinliği kanıtlanmıştır. Ancak pek çok hastada ilaç tedavisi alırken semptomların tekrar nüksettiği bilinmektedir. Bu yüzden, yan etkisinin olmaması, ilaç tedavisine direnç gösteren hasta grubuna uygulanması (Otto ve ark. 1999) gibi nedenlerle bilişsel davranışçı terapi (BDT) ilaç tedavisine güçlü bir alternatif olarak düşünülebilir(Başaran ve Sütçü 2016). Bilişsel Davranışçı Terapi Panik Bozukluk tedavisinde kullanılan etkili bir tedavi yöntemi olarak bildirilmekle birlikte, genellikle bireysel olarak uygulanmıştır(Sokol ve ark. 1989, Beck ve ark. 1992). Son dönemde Bilişsel Davranışçı Terapi tekniği Panik bozukluk üzerinde oldukça sık kullanılmıştır. Bu derlemede Panik Bozukluk üzerinde uygulanan Bilişsel Davranışçı Terapi tekniğine değinilecektir.
Bilişsel Davranışçı Terapi(BDT); bilişsel tekniğin ve davranışsal tekniğin kombinasyonu niteliğindedir. Albert Ellis ve Aaron Beck bilişsel davranışçı terapinin kurucularıdır. Bu teknik, bireylerin günlük yaşamlarında üstesinden gelemedikleri güçlükler ve yaşam problemleri ile karşılaştıklarında onlara yardım etmek için öğrenme kuramlarını uygulayan, problem odaklı, ‘burada ve şimdi’ ile ilgilenen bir tedavi şeklidir(Stuart 2001). Bilişsel Davranışçı Terapinin amacı gerçekçi olmayan, birey için sorun olan ve işlevsel olmayan düşüncelerin tanımlanmasıdır. Çünkü sorun olan düşüncenin tanımlanması o düşüncenin birey üstündeki etkisinin tanımlanması da demektir. Bu da tedavi planının ilk aşamasıdır. Daha sonraki adım ise bireyin hayatını olumsuz yönde etkileyen işlevsiz olan düşüncelerin yerine işlevselliği yüksek ve gerçek hayatla uyumlu olan düşünce yapısının getirilmesidir. Son adım ise hastanın edindiği bu yeni işlevsel düşünceleri hayatına uyarlayarak geri bildirim almasıdır.
Bu tedavi türünün başarılı olması için terapist ve hastanın bazı ilkelere sadık kalması gerekir. Bunlardan ilki ve en önemlisi ise sağlam bir terapötik anlaşmadır. Bunun oluşabilmesi için terapist ve hasta uyum içinde olmalıdır. Araştırmalar olumlu dostlukların, olumlu tedavi sonuçları ile ilişkili olduğunu göstermektedir(Raur ve Goldfried 1994). Bu bağı kurmak için de terapist iyi danışmanlık becerileri sergilemeli ve seans sonunda hastadan geri bildirim istemelidir. Bunun yanı sıra terapist ve hasta arasında işbirliği olmalıdır. Ve hastanın aktif katılımı da başarılı bir terapi süreci için önemlidir ve terapi amaca dönük, sorun çözümü odaklı olursa da kısa sürede çok yol kat edilebilir. Tüm bunların yanı sıra bu terapi süreci belirli zamanla sınırlıdır. Genel olarak tedavi süreci 6-14 seans arasındadır(Beck, 2011). Ve bu seanslar sırasında duygu durumu ve davranışı değiştirmek için birçok farklı teknik kullanılır. Sokratik sorgulama ve güdümlü keşif bunlardan en işlevseli ve uygulananıdır. Bunlara ek maruz bırakma tekniği de davranışçı tekniklerin başında gelir.
İnsanlar olan bitenleri aslında kendine göre değerlendirir ve öyle görür (Türkçapar 2007).Bu yüzdendir ki Bilişsel Davranışçı Terapi seansları hastalara özel olur ve terapist hastanın düşüncelerinin farkına varmasına rehberlik eder(Piştof ve Şanlı 2013). Hasta irrasyonel otomatik düşüncelerini değiştirmeden önce düşüncelerinin duygularını nasıl etkilediğini anlaması gerekir (Leahy2008). Durumun kendisi, nasıl hissettiklerini veya ne yaptıklarını doğrudan belirlemez; duygusal yanıtlarına, durumu nasıl algıladıkları aracılık eder(Beck 2011). Bu nedenle ilk seanstan itibaren hastaya bilişsel model açıklanır ki hasta kazanacağı beceriler ile şimdiki ve sonraki problemleri ve içinde bulunduğu durumu bir terapiste ihtiyaç duymadan da çözüme kavuşturabilsin. (Padesky ve Greenberger 2008). Bilişsel Davranışçı Terapi tekniği otomatik düşünceler üzerinden çalışır. Otomatik düşünceler kendiliğinden ortaya çıkar ve çoğu zaman oldukça hızlı ve geneldirler. Bu düşüncelerin farkına nadiren varılır. Bunun yerine otomatik düşünceden gelen duygu ve davranışın farkına varılır. Otomatik düşüncelerin altında yatan ise temel inançlardır. Hastalar aslında çocukluktan beri hep aynı temel inanca uyan verileri görürler. Temel inanca zıt görünen veriler genelde fark edilmez. Örneğin “güçsüzüm” temel inancı olan bir danışan sürekli güçsüzlüğünü ispatlar gibi görünen olayları göz önüne alır (Piştof ve Şanlı 2013).
Panik Bozuklukta Bilişsel Davranışçı Terapi
Panik Bozukluğunun sağaltımında Bilişsel-davranışçı yöntemlerin diğer psikoterapi türlerinden daha etkili olduğu kanıtlanmıştır (Öztürk ve Uluşahin 2015). Bilişsel davranışçı yaklaşımda önce hastanın felaket düşüncelerinin ve bunu sürdüren güvenlik arama davranışlarının değerlendirilmesi gerekir. Daha sonrasında ise bu felaketleştirme düşüncelerinin nasıl ortaya çıktığı ve nasıl kısır döngü durumu olduğu hastaya anlatılır. Kaygı ve paniğin doğası ve her ikisinin de uyumsal değeri konusunda eğitilir. İşlevsiz düşüncenin yerini alabilecek başka düşünce seçenekleri üzerinde çalışılır(Salkovskis 2001). Bu sayede panik sırasında yaşanan savaş ya da kaç tepkisinin doğasını öğrenen hastalar, panik sırasında yaşadıkları duyumların normal ve zararsız olduğunu anlamaya başlar.
Panik bozukluğunda en etkili yöntemin üstüne giderek alıştırma yöntemi olduğu çeşitli çalışmalarla anlaşılmıştır(Öztürk ve Uluşahin 2015). Yoğun maruz bırakma temelli tedavinin, panik bozukluğu tedavisinde bütünleştirici tedavi kadar başarılı olduğu görülmüştür(Ruhmland ve Margraf 2001). Bu yöntemde hastadan korku doğuran durumun üstüne azar azar artan derecede ve sürelerle gitmesi istenir. Buna ek olarak, hastanın farkındalığının artması için ise kendi kaygı ve panik deneyimlerini günlük tutarak izlemeleri de istenir. Örneğin, vücut duyumlarını felaketleştiren ve panik atak sırasında kalp krizi geçireceğim korkusu yaşayan bir hastaya belli bir süre spor yapma ödevi verilir. Bu spor zamanı her seferinde arttırılır. Bu yönteme ek olarak ters niyetlenme yöntemi de kullanılabilir(Salkovskis 2007). Panik bozukluk hastaları zaten korkudan korkarlar. Korkuyu çağırarak üstüne gitme ve alıştırma(ters niyetlenme) yönteminde hastadan korkunun gelmesini istemesi istenir. Örneğin, haftanın 4 günü panik atağın çağırılması 3 gün ise çağırılmaması istenir. Böylelikle hasta kendine her hâlükârda bir şey olmadığını görür ve kendine güveni yerine gelir. Bu sayede beklenti kaygısı ortadan kalkmış olur . Barlow ve Craske tarafından gerçekleştirilen Panik Denetimi Tedavisinin yaygın olarak kullanılan bir çeşidinde ise çeşitli farklı bilişsel ve davranışçı teknikler tipik olarak 12 ile 15 seans süren bir programda birleştirilmiştir(Barlow ve Craske 1989). Bu tedavilerden birinin kullanıldığı çalışmaların çoğunda panik bozukluğu olanların %75 ila 95’i, 8 ila 14 haftalık tedavinin sonunda panikten kurtulmuş ve 1 ila 2 yıllık izleme çalışmalarında kazanımların korunduğu görülmüştür(Clark, 1996; White ve Barlow 2002).
Bilişsel davranışçı terapide hastaya bilişsel formulasyonun öğretilmesi, hastanın kendi temel ve ara inançlarını, otomatik düşüncelerini değerlendirebilmesi açısından önem taşımaktadır (Karahan ve Sardoğan 2004).Çünkü panik bozukluk hastalarının en büyük problemi bedensel duyumlarını felaketleştirici bir şekilde yorumlamalarıdır (Clark,1986). Bu yorumlamaların değiştirilmesinde de Bilişsel Davranışçı Terapinin oldukça yararlı olduğu bilinmektedir (Beck ve ark.1992, Clark ve ark. 1999).
Uzman Klinik Psikolog Cansu KURULTAY
Yaşlanma; organizmanın çeşitli yerlerinde zamanla meydana çıkan, bir daha düzelmeyen, fonksiyonel ve yapısal değişikliklere sebep olan fizyolojik ve biyolojik yapıyı etkileyen zamana yayılmış bir süreçtir.( Turaman 2001). Yaşlanmak herkes için aynı işleyen bir süreç değildir. Her kişinin kendine özgü yaşlanma biçimi ve zamanı vardır. Yaşlanmanın son süreci ise yaşlılık olarak nitelendirilir.(Aslan, Hocaoğlu 2014). Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) 1998’de yaşlıları ve yaşlılığı içeren raporuna göre ise yaşlılık; kendi kendine yetememe durumunun artması ve başkalarından yardım alma durumu artmış kişiler olarak tanımlanır ve yaşlılık sınırı altmış beş yaş olarak belirlenmiştir.(Turaman 2001).
Günümüzde teknolojinin ve sağlık standartlarının gelişmesiyle birlikte ortama yaşam ömrü de uzamıştır(Tamam, Öner 2001). Bunun sonucu olarak yaşlı olarak nitelendirilen kişi sayısının (65 yaş ve üstü) tüm toplumdaki oranı da gelişmiş ülkelerde %15’lere kadar artmıştır (Alexopoulos 2000, Chong ve ark. 2001). 2000 yılında ise bu oran %6.9’a çıkmıştır (Akgün, Budakoğlu 2004). Gelecek yıllarda da insanların yaşama süresinin uzamasıyla beraber yaşlıların nüfüs oranı da hızla artmaya devam edecektir. Bu yüzdendir ki yaşlı bireylerin sayıca özellikle de gelişmiş toplumlarda artacağı öngörülmektedir (Aslan, Hocaoğlu 2014). Yaşlıların güçlerinin azalması, kendi kendilerine yetememe durumları, kronik hastalılar, toplumdaki rollerinde azalma ve bu toplumsal rollerdeki olumsuz değişiklikler, ekonomik olarak kendilerine yetememeleri ve giderek çevreye bağımlı hale gelmeleri ise yaşama süresinin artmasının olumsuz sonuçlarıdır(Jeste, 2009).
Depresyon ise yaşlılarda en sık karşılaşılan ruhsal bozukluktur(Özmenler 2001). 65 yaş ve üzeri kişilerde depresyonun farklı tipleri ortalama %15 sıklıkla görülmektedir (Livingston 1990). Depresyonun distimi adı verilen kronik tipine yaşlılık döneminde çok sık rastlanır. Distimi tipi uzun sürelidir, yavaş seyreder ve çok ağır belirtilerin görülmediği depresif tablo birçok kere yaşlılığın doğası gibi görülür. Fakat bu yanlış bir bakış açısıdır.(Özmenler 2001). Ülkemizde yapılan bir çalışmada bedensel hastalığı bulunan 92 yaşlı hastanın 20’sinde (%21.7) ICD- 10’a göre depresyon tanısı konmuştur (Sağduyu 1997). Bir diğer çalışmada ise bir geriatri polikliniğine ayaktan tedavi amacıyla başvuran hastaların %30.7’sinde, yatmakta olan hastaların ise %35’inde majör depresyon saptanmıştır (Ertan ve ark. 1998). İleri yaşlardaki depresyonda, duygudurum belirtileri olan mutsuzluk, keder, mod düşüklüğü ön planda olmayabilir. Genel kaygı, sinirliik hissi, huzursuz ruh hali, çocuksu davranışlar, inatçılık, sürekli şekilde bedensel yakınma, sızlanma, aşırı talep edicilik de depresyonun maskeli görünümleridir (Shulman 1989). Yaşlılarda görülen depresyonda bedensel yakınmalar ve endişeler daha ön plandadır. Vücut işleyişinde bozulma ya da hastalıkla ilgili, anlamsız-acayip nitelikli sanrılar, ajitasyon, bellek bozuklukları ileri yaş depresyonunun bilinen özellikleridir (Kaya 1999). Hastaların sıklıkla enerji kaybı, konsantrasyon zorluğu, isteksizlik, uyku sorunları, ağrı, iştah azlığı, kilo kaybı gibi şikayetleri de olur. Depresyon sebebiyle intihar eden yaşlı sayısı çok fazladır. Bu konuda yaşlılar üzerinde Dünya’da birçok merkezde yapılan bir çalışmada yaşlı intiharlarının %71’inin psikiyatrik hastalıklardan kaynaklandığı saptanmıştır. Bunların da yarıdan çoğunun intihar girişimi sırasında psikolojik olarak depresif durumda olduğu saptanmıştır. (Conwell, Raby, Caine 1995).
RİSK FAKTÖRLERİ
Fiziksel Hastalıklar
Yaşlanmayla birlikte insanların biyolojik yapılarında değişiklikler olur. Kalp, damar ve endokrin bezlerinde birtakım değişimler, beyinde nöron sayısında azalma, kas-iskelet, dolaşım, sindirim sistemi ve diğer sistemlerde fonksiyonel yetersizlikler, üreme yeteneğinin kaybolması, duyu organlarındaki fonksiyonel kayıplar ve genel vücut direncinde azalma görülür(Aslan, Hocaoğlu 2014). Bu durum yaşlılarda yeti yitimine sebep olur. Yeti yitimi bireyin bağımsızlığını doğrudan etkilediğinden bireyin kendini başkalarına bağımlı, işe yaramaz hissetmesine, benlik saygısının düşmesine ve depresyona neden olabilmektedir (Boult, Kane, Louis,Boult ve McCaffrey 1994; Meerding, Bonneux, Polder, Koopmanschap ve Van der Maas 1998). Buna ek olarak, kronik hastalıkların ortaya çıkardığı depresif tablolar, yaşlıların yaşam kalitesini daha da etkileyerek hastalığın etkilerini arttırmaktadır. Bu bir kısır döngü oluşturarak kişilerin depresyon düzeyini arttırabilmekte ve tamamen başkalarına muhtaç hale getirebilmektedir (NIH 1992). Parkinson hastalığı, adrenal ve tiroit işlev bozuklukları, felçler, kanser gibi hastalıkların doğrudan depresyona yol açtıkları da unutulmamalıdır (Tamam, Öner 2001). Pankreas ve akciğer kanseri gibi hastalıkların da ilk belirtisi genelde depresyon olmaktadır (Oral 1999). Yaşlıda fiziksel sağlık ile depresif mizaç arasındaki ilişki iki yönlüdür. Her ikisinin de varlığı diğerinin prognozunu kötü etkiler (Özmenler 2001).
Nörobiyolojik Faktörler
Özellikle yaşlanma ile birlikte serotonin, noradrenalin, dopamin ve GABA’nın beyin yapısında bir azalma görülür. Bu durum da yaşlıların depresyona olan yatkınlığını arttıran en önemli sebepler arasında görülmüştür (Tamam, Öner 2001). Buna ek olarak, MAO düzeylerinin depresyon geliştirmiş yaşlılarda demansın erken bir habercisi olabileceği üzerinde çok fazla durulmuştur ve bu konu üzerinde yapılan araştırmaların yetersiz olduğu kanaatine varılmıştır (Alexopolous 2000). Yaşlanma süreciyle serebral kan akımında, nöron ve sinaps sayısında azalma, glial hücrelerde artma, myelin kılıfında kalınlaşma, kan damarlarında aterosklerozis, kapiller fibrozis ortaya çıkmaktadır (Long 1985). Ayrıca, beyin yapılarındaki bu dejeneratif değişiklikler "bellek, dikkat, algı" gibi bilişsel işlevleri ve psikomotor aktiviteyi olumsuz etkilemektedir. Bu da başlangıçta duygusal dalgalanma ve şiddet gibi belirtilerle kendisini gösterebilmektedir (Yesavage 1993).
Psikososyal Faktörler
Yaşlılarda depresyona kesinlikle sebep olan faktörler vardır düşüncesi üzerinde bir fikir birliğine gidilememiştir. En çok fikir birliğine varılan sebep erkekler için mahremiyetinin kaybolması olmuştur. Dul olma, boşanma gibi faktörler de depresyonu tetikleyici faktörlerdir. Bu yüzdendir ki evli olmak erkekler için koruyucu bir rol üstlenir (Wilson 1999).Bunun yanı sıra, depresif görünümlü yaşlılarda hayatları boyunca yaşadıkları pek çok olumsuz olayında bu tablonun oluşumunda büyük etki payı vardır. Bunların başında eşin beklenmedik ölümü gelir. Fakat eşin eğer uzun yıllardır devam eden bir hastalığı varsa ve bu hastalık yüzünden vefatı gerçekleşmişse depresyon için tetikleyici bir neden olarak sayılmaz (Özmenler 2001). Öyküsünde hastanın geçmiş psikiyatrik tanıları, hastanın ailesinde ruhsal hastalık öyküsü, kişilik yapılanması, bulunan kronik biyolojik rahatsızlıkları, hastalık belirtilerinin gelişim süreci, aldığı psikolojik ve psikolojik olmayan tedaviler ayrıntılı biçimde sorgulanmalıdır (Ceylan ve Göka 1998, Örnek ve ark. 1992). Hastanın aile ve yakın çevresi özellikle hastadaki olası bilişsel bozukluk, duygulanım bozukluğu ve şizofreni varlığı konusunda sorgulanmalıdır (Tamam, Öner 2001). Yaşın ilerlemesiyle birlikte kişiler emeklilik dönemine girer. Bu dönemde kişiler ekonomik açıdan katkı sağlayabilen bireyler olma, otorite konumunda olma ve çevre tarafından saygın görünme gibi birçok toplumsal ve kişisel rollerini kaybetmektedirler. Sosyal kimliğini işine endeksleyen, rekabeti seven, başarı beklentisi çok fazla olan, mesleği dışında ailesiyle çok vakit geçirmeyen, sosyal ilişkileri az olan ya da mesleğini sonlandırırken kendini tatmin olmuş hissetmeyen bireylerde emeklilik olumsuz bir durumdur ve bu kişiler tarafından emeklilik hayatın sonu gibi algılanır (Karay 2012). Birlikte yaşadıkları çocukların başka yere taşınması, aynı yaş gurubundaki kişilerin, tanıdıkların ve eşin vefatı kayıp yaşantısına yol açmaktadır. Yaşamı zorluklarla dolu olan yaşlı insan için bu durumlar daha acı verici ve kabullenmesi çok daha zor durumlardır(Yılmaz, Sayıl 1996).
SONLANIM
Yaşlılarda depresyon ölüm oranını arttıran bir etmendir. Fakat bu oranın sadece depresyona bağlı olduğu söylenemez. Depresyona eşlik eden fiziksel rahatsızlıkların payı göz ardı edilemez. Araştırmalar da depresyonun yanı sıra meydana gelen biyolojik hastalıklarda hastalık seyrinin çok daha kötü ilerleme gösterdiği belirtilmiştir. (Williamson 1992). Buna ek olarak, Yaşlılarda depresyonun en acı sonuçlarından biri de intihardır (Aydemir 1999, Pearson ve ark. 1997). Yaşlılar intihar etme olasılığının en fazla olduğu yaş bölümünü oluştururlar. Yaşlılarda özkıyım için en önemli risk faktörleri arasında;
gibi durumları sıralayabiliriz. (Tamam, Öner 2001).
TEDAVİ
Kullanılan tedavi yöntemleri arasında en yaygın olarak farmakoterapi, elektrokonvulzif terapi (EKT), psikoterapötik yaklaşımlar yer almaktadır (Tamam,Öner 2001). Yaşlı depresyonu tedavisinde en iyi seçeneklerden biri de ilaç artı psikoterapi ile sürdürülen tedavidir. Klasik trisiklik antidepresanların, selektif serotonin gerialım inhibitörlerinin (SSRI) yaşlı depresyonu tedavi etmekte oldukça başarılıdır (Özmenler 2001). Bu durumda dikkat edilmesi gereken durum yaşlının vücudunun bu ilaçları tölere edip edemeyeceğidir. Elektrokonvulsif tedavi yaşlı depresyonu için güvenilirdir. Bunun yanı sıra etkili sonuç verdiği de gözlemlenmiştir (Özmenler 2001). Burada da dikkat edilmesi gereken husus tekniğin anestezi altında yapılmasıdır. Bu tedavilere ek olarak psikoterapi de destekleyici tedavi olabilir. Terapide, yaşlı hastanın günlük işlerini yapmasında destekleyici teknikler öğretme, hareket faaliyetlerinin arttırılması, fiziksel egzersizlere teşvik gibi yardımcı yöntemler danışana önerilebilir (Oslin 2000). Bunun yanı sıra kişilerarası ilişkilere odaklanmış davranışçı terapi tekniğinin ve kısa süreli dinamik psikoterapinin yararları da azımsanmayacak ölçüde fazladır. (O’rourke ve Hadjistavropoulos 1997).
SONUÇ
Her yaşta görülme olasılığı olan depresyon yaşlılık çağında da görülür ve bu hastalık kişilerin hayatlarını olumsuz yönde etkiler. Depresyonun görülme nedeni çok faktörlüdür. Bunlar arasında fiziksel hastalıkları, nörobiyolojik faktörleri ve psikososyal etmenleri sıralayabiliriz. Depresyona ek olarak ortaya çıkan diğer biyolojik rahatsızlıklar ise prognozu daha da kötüleştirir. Elektrokonvulsif tedavi ise yaşlı depresyonunda en güvenli ve etkili tedavi yöntemidir(Özmenler 2001).
Uzman Klinik Psikolog Cansu KURULTAY
Depresyon Nedir?
Depresyonun fizyolojik boyutuna baktığımızda, beynimizin önemli yapılarından olan amigdala ve hipokampusun rolünü görmekteyiz. Amigdala, korku, kaygı, heyecan ve endişe gibi duygusal tepkilerin merkezidir. Bu yapının hemen yanında bulunan hipokampus ise anıları ve öğrenme süreçlerini yönetir. Bu iki bölge birlikte çalışarak duygusal tepkilerimizi şekillendirir. Depresif durumlar ortaya çıktığında, beynin bu bölgelerinde aksaklıklar meydana gelebilir, bu da duygusal ve bilişsel işleyişi etkiler.
Bilişsel açıdan, depresyon genellikle "her şey yeterince kötü, bu yüzden adım atmama gerek yok" düşüncesiyle kendini gösterir. Bu düşünce yapısı, depresyonun döngülerinden biridir. "Öğrenilmiş çaresizlik" olarak bilinen bu durum, bireylerin bir kez denedikten sonra değişim görmediklerinde, bu durumu kalıcı bir gerçek olarak kabul etmelerine neden olabilir. Beyin, bu deneyimlerden öğrenir ve bu şekilde düşünmeye devam eder.
Önemli olan, kişinin düşüncelerini dikkatle dinlemek ve anlamaktır. Bu süreçte, bireyin düşünce yapısını anlamak ve uygun müdahalelerle desteklemek gerekir. Bu yaklaşım, depresyonun yönetilmesinde ve iyileşme sürecinde etkili olabilir.
Depresyonun Tedavisi
Depresyon tedavisi genellikle bireyselleştirilmiş bir yaklaşımı gerektirir ve çeşitli yöntemleri içerebilir:
* Psikoterapi: Bilişsel-davranışçı terapi (BDT) ve diğer terapötik yaklaşımlar, düşünce ve davranışları değiştirmeyi hedefler. (Kaynak: Beck, A.T. (1967). Depression: Clinical, Experimental, and Theoretical Aspects.)
* İlaç Tedavisi: Antidepresanlar, beyindeki kimyasal dengesizlikleri düzeltmeye yardımcı olabilir. (Kaynak: Muench, J., & Hamer, A.M. (2010). Adverse effects of antidepressant medications.)
* Yaşam Tarzı Değişiklikleri: Egzersiz, sağlıklı beslenme ve yeterli uyku, genel iyilik halini iyileştirebilir. (Kaynak: Blumenthal, J.A., et al. (2012). Exercise and pharmacological treatment of major depression.)
Kaynaklar
1. Beck, A.T. (1967). Depression: Clinical, Experimental, and Theoretical Aspects. University of Pennsylvania Press.
2. Muench, J., & Hamer, A.M. (2010). Adverse effects of antidepressant medications. Drug Safety, 33(6), 441-455.
3. Blumenthal, J.A., et al. (2012). Exercise and pharmacological treatment of major depression. Journal of Clinical Psychiatry, 73(6), 815-822.
4. Pompili, M., et al. (2013). The role of support groups in the management of depression. Psychiatry Research, 208(1), 82-87.
Psikolog Busem BAYKAL
Somatoform bozukluklar, fiziksel semptomların varlığıyla kendini gösteren, ancak tıbbi bir açıklaması bulunmayan psikolojik bozukluklardır. Bu bozukluklar, bireylerin bedensel rahatsızlıkları ve acıları ciddi bir şekilde yaşamasına neden olabilir, fakat bu semptomların altında organik bir hastalık bulunmaz. Somatoform bozukluklar, bireylerin yaşam kalitesini etkileyebilir ve genellikle tıbbi müdahalelere rağmen iyileşmekte zorlanırlar.
Somatoform Bozuklukların Türleri
Somatoform bozukluklar genel olarak şu alt gruplara ayrılır:
Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ve Somatoform Bozukluklar
Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), somatoform bozuklukların tedavisinde etkili bir yaklaşım olarak kabul edilir. BDT, bireylerin düşünce ve davranışlarını değiştirerek semptomların yönetilmesine yardımcı olur.
BDT’nin Somatoform Bozukluklar Üzerindeki Etkisi
BDT ile Tedavi Süreci
BDT, somatoform bozuklukların tedavisinde genellikle şu adımları içerir:
Kaynaklar
Psikolog Busem BAYKAL
Bilişsel çarpıtmalar, kişinin düşünce süreçlerinde sistematik hatalar yapması ve gerçeklikten sapması olarak tanımlanır. Bu çarpıtmalar, bireylerin kendileri, başkaları ve dünyayla ilgili olumsuz ve yanıltıcı düşünceler geliştirmelerine neden olabilir. Genellikle otomatik olarak gerçekleşir ve kişinin duygusal durumunu etkileyebilir. Bilişsel çarpıtmalar, düşünce süreçlerinde sistematik hatalara neden olabilir ve bireylerin duygusal sağlığını etkileyebilir. Bu çarpıtmaları anlamak ve yönetmek, daha sağlıklı düşünme ve duygusal iyilik hali için önemlidir.
Yaygın Bilişsel Çarpıtmalar
Bilişsel Çarpıtmalarla Baş Etme Yöntemleri
Bilişsel çarpıtmalarla baş etmenin yolları şunları içerir:
Kaynaklar
Psikolog Busem BAYKAL
Tekirdağ Empati Psikolojik Danışmanlık Merkezi
Hürriyet, Gülpare Sokak no 28, Tekirdağ, Türkiye
Gsm: 0552 742 22 59
Telif Hakkı © 2021 tekirdagempatipsikoloji - Tüm Hakları Saklıdır.
Sizler için buradayız
Web sitesi trafiğini analiz etmek ve web sitesi deneyiminizi optimize etmek amacıyla çerezler kullanıyoruz. Çerez kullanımımızı kabul ettiğinizde, verileriniz tüm diğer kullanıcı verileriyle birlikte derlenir.